|
|
       |
|
|
Atatürk ve Çocuk

Atatürk kimi sevdiklerine, "çocuk" diye seslenirdi. Atatürk'ü hep
gözleri ışıl ışıl, yaşama sevinciyle dolu bir çocuk olarak
düşünmüşümdür.
Çocuk olabilmek, çocuk kalabilmek: Yeni, yaratıcı, meraklı,
araştırıcı olmanın eşiğinde durmak değil midir? Bakmayın siz
ruhbilim öğretilerinde dile getirilmeye çalışılan "içimizdeki çocuk"
kavramı içinde tutulmaya zorlanan çocukluğu: Çocukluğun kuram aşın
bir niteliği vardır. Kitap okunarak çocuk olunmaz. Çocukluk bir
karakterdir. Elbette, bir ölçüde edinilebilir, İnsan çocukluğu
keşfedebilir, ona ulaşmaya çabalayabilir. Nietzsche'nin Zerdüşt'ü
üçlü evrimden söz eder: Sırasıyla, deveyken aslan, aslanken çocuk
olmak: Evrimin bir anlamda ucunda durur çocukluk. Deve, isteyince
çocuk olamaz.
Çocukluk, yaşamın bir döneminde yaşanıp, yitirilir biyolojik olarak.
Ruhun çocukluğa ulaşması ise, özgürlük ister, bağımsızlık. Ruh
bağımsızlığına erişemeyenler çocuk olamazlar. Boynu bükük,
bağımlılığı alışkanlıklarla yaşayan insanlar haline gelirler.
Olgunluk, bana sorarsanız; çocukla yaşanan olgunluktur.
Atatürk çocuktu: Yeniliğin, dönüşümün yılmadan ardında koşabilen,
düş dünyası geniş, meraklı, araştıran.
Atatürk çocuktu ve Cumhuriyetin çocuk kalmasını istedi hep: Her dem
taze, her dem devingen, keşfedici, yaratıcı.
İnsanlar gibi ülkeleri de çocuk olabilirler; yaşlı, yorgun kültürler
olabilir, ağır, yavaş devinen. Ben ülkemin hep çocuk olduğunu
düşündüm. Atatürk denen bir dahiyi yetiştiren çocuk ülke. Çocuk
Atatürk'ü yetiştiren çocuk ülke.
Cumhuriyet ruhu, Atatürk'ün ona kazandırmaya çalıştığı ruh,
heyecanlı, meraklı, araştırıcı bir çocuk ruhuydu: Bilimde, sanatta,
düşüncede kendini gösteren, ona giydirilmeye çalışılan özgürlüğü
kısıtlayıcı giysiyi parçalayıp; yaşama kendi açısından bakabilme
cesaretini taşıyan olgun çocuk ruhu.
Oysa ne Atatürk'ün ne de Cumhuriyetin çekirdeğindeki çocuğu
keşfedemedik. Atatürk törenlerde, yorgun, heyecansız, basmakalıp
düşüncelerle dolu, çocukluğunu yitirmiş, yılgın insanlarca
yıpratıldı; ondaki coşku ve heyecan yorumlanamadı. Bayat yorumlarla
Atatürk, düzleştirilmeye, yaşlandırılmaya çalışıldı, çoğu kez
bilinçsizce. Onu, ona yakışacak biçimde anmayı, yorumlamayı
bilemedik. Aynı durum Cumhuriyetimizin de başına geldi. Cumhuriyet
sürekli devinim, sürekli yenilenme, sürekli atılım, sürekli
araştırma demekti. Oysa O, içinde taşıdığı çocuk ruhuna uygun
yorumlanamadı. Kültürün çocuk ruhunu harekete geçiren oyun ruhu,
bilim, sanat ve düşünceyle sağlanabilirdi. Bilim insanı olabilmenin,
gerçekleri keşfetme başarısının oyun oynamayı seven, düş gücü son
derece gelişmiş bir çocuk ruhu ile sağlanabileceğini anlayamadık.
Yoksul, düzensiz bir yaşamda insanlar çocuk olamıyor, çocuk
kalamıyor, çok çabuk büyüyor. Çocukluğunu yaşayamamış, çocukluğa
hasret insanların çoğunlukta olduğu bir kültürde, doğmaları
sorgulayabilen, yaratıcı olma özgürlüğüne, özerkliğine sahip
insanlar yetişemiyor. Yaşamı bir kocaman yük sayan, gergin, kaygılı
insanların umutsuz çözüm arayışları egemen olmaya başlıyor kültüre.
Oysa Cumhuriyetin çekirdeğinde, Atatürk olmanın özünde çocukluk var:
Devşirilmiş, öğrenilmiş, diğer kültürlerden, insanlardan, hele hele
kuramlardan alınmış çocukluk değil bu: Düşlerle, yaşama sevinciyle
dolu, bize özgü, özgün bir çocukluk: Bilimde, sanatta, düşüncede
yaratıcı ürünler ortaya koymamıza olanak sağlayacak özgürlük,
özerklik.
Yitirdik çocukluğumuzu. Ağır bir ekonomik yük binmiş sırtımıza.
Olgun çocuk ruhumuz, bu güçlükleri yenmeye hazır. Sıkıntılar, acılar
çekilecek. Çocuk Atatürk'ün bize emanet ettiği çocuk Cumhuriyet,
çocukluğunu hatırlamalı yeniden. Düşlerini, yaratıcı oyunlarım
kuşanmalı: Bilim, sanat ve düşünceye çocuk canlılığı ile katkıda
bulunmaya çalışmalı.
Prof. Dr. Ahmet İnam
(MPM Anahtar-Nisan 2003-Sayfa 20)
(Cumhuriyet Bilim Teknik, s. 81 )
|