|
|
       |
|

39. haftamızı devirmiştik, 40 haftalık hamilelik süresinin 40.
haftasının 4. günüydü. Tüm bu zaman boyunca canım oğlum beni çok
korkutup endişelendirecek ciddi anlamda bir problem çıkarmamıştı.
38. haftaya kadar süren çalışma hayatı, son haftalarda ev taşıma
telaşı ve yorgunluğunu beraber aynı bedende atlatmıştık. Son
günlerimin tadını çıkartıyordum, gerçi detaycı yapıda olmanın
titizliğini bu zamanlarda da yaşıyor ve oğluma da yaşatıyordum. Evde
yapılacak birşeyler buluyordum sürekli. Doğum sonrasına yapılacak iş
kalmasın bahanesiyle hergün koca göbeğime aldırmadan bir sürü iş
yapıyordum hem evde, hem alışveriş vs. için dışarda. İnsanlar
sokakta bile, ağır hareketlerimin de etkisiyle olacak, korku dolu
gözlerle bakıyorlardı bana. Toplamda 30 kg almıştım, belki
geçmiştim, artık çıkmıyordum tartıya çünkü. Doktorum da rahattı
doğrusu, "Sen zayıf başladın, verirsin merak etme" diyordu. Tatlıya
hamileliğim boyunca hep çok düşkün oldum, hele son günlerde iyice
abartmıştım, hiç dayanamıyordum, gözüm dönüyordu adeta. 30 kg
almakta kolay değildi tabii :)
Hiçbir zaman sezeryanla doğum yapmayı istemedim, düşünmedim. Tabii
ki mecbur kalmadıkça. Son kontrolümde de doktorum normal doğum için
hiçbir olumsuzluğumuzun olmadığını söyleyince Ömer'in aramıza gelmek
isteyeceği tarihi bekler olmuştuk. Annem her sabah anahtarıyla
kapıyı sessizce açar, önce çekinerek başını içeri uzatır ve her
sabah beni çoktan uyanmış, kahvaltıyı hazırlamış, annemi bekler
halde bulur ve "Ayşe, yok mu kızım hiçbir belirti?" diye sorardı.
Ben çok rahattım, gülüyordum anneme. Annem korkuyordu, kendi
doğumları çok zor geçmişti çünkü. Annemin yaşadıklarını da tüm
detaylarıyla bilmeme rağmen hiç korkmadım normal doğumdan. Sürekli
bulabildiğim herşeyi okuyordum doğumla ilgili. Bıraksalar ebelik
bile yapardım sanki, öyle çok şey öğrenmiştim ki :) Epiduralle
normal doğum yapan arkadaşlarım Oya, Yasemin beni çok rahatlatmıştı.
Ben adeta sezeryandan korkar hale gelmiştim..
23 Mayıs 2005 sabahı bir türlü uyanamadım, her sabah erkenden şişmiş
bir şekilde iki yana devrile devrile uyanan ben o gün öğlene doğru
11'de zorla kalktım yataktan. Farkettim ki nişan denilen, pembe
kırmızı kan gelmiş, leke gibi. Kendi kendime Ömer geliyor dediğim an
feci heyecanlandım ama hemen sakinleştim, hemen! O sırada annem yine
sessizce içeri girip başını uzattığında dedim “Bu sefer tamam anne,
Ömer geliyor herhalde, nişanım geldi!” Hemen doktorum İsmail
Küçükerdoğan’ı aradım, saat 14'te muayeneye çağırdı.
Eşim, İsmail, heyecandan ne söyleyeceğini, ne yapacağını bilemedi.
Annem bir o eve, bir bu eve gidip geldi. Ablamı aradım, canım benim,
ikinci annem hemen yola çıktı İstanbul'dan. O'nun kalmasını
istemiştim hastanede benimle; annemi değil, ablamı. Yengem koştu
geldi, O da heyecandan bir koca tepsi kurabiye yapmış, bunları
yaparken sakinleştim diyerek. Bense gayet sakin doğuma gitmeden
yapacak birşeyler kaldı mı diyerek evin içinde dolaşıyor ve tabii ki
buluyordum. Hatta buna hala şaşıyorum, birkaç parça ütü bile
yapmıştım, annemler beni gördüklerinde deliriyordu :) Hiç sancım
yoktu, kendimi çok iyi hissediyordum. Saat 14’te İsmail beyin
muayenehanesindeydik. Tam muayene masasına aldı beni yardımcısı ki o
anda suyum boşaldı. Belki o gün evde dinlenseydim, kendimi
yormasaydım boşu boşuna, suyum daha mı geç gelirdi, hiç bilemiyorum.
Kendime kızıyorum şimdi. O anda da hiç telaş yapmadım, doktorum
yanımdaydı. Henüz hiç açılma yoktu ama suyum geldiği için doğumu
geciktirmemek gerekiyordu. Saat 17’de hastaneye yatmamı, her
olasılığa karşı birşey yemememi istedi. Bense saat 18’de gitsem, bir
de evde duş alsam diye pazarlık yaptım, kabul ettirdim. Herhalde
İsmail bey kuaföre de gitmeyi isteyebilirdi diye şükredip bu
kadarını kabul etti diye düşünüyorum şimdi:) Neden bu kadar
rahattım, sakindim hiç bilmiyorum. Başkası yaşasa daha çok
heyecanlanır, panik yapardım eminim ama o gün bana birşeyler
olmuştu. Ben ben gibi değildim, çok iyi hissediyordum kendimi, çok
cesur, çok rahat, çok mutlu. Olumsuz hiçbir duygum yoktu. O gün
hastaneye giderken bıraksalar arabayı bile kendim kullanabilirdim.
Çünkü İsmail benden çok daha heyecanlıydı, panikti. Neyse ki kazasız
belasız, saat tam 18'de Vatan Hastanesi'ndeydik. Şansımıza en güzel
oda boştu ve o akşam canım doktorumun en güvendiği ebelerden Hasibe
Ebe hanım nöbetçiydi. Hemen yerleştik ve hiç vakit kaybetmeden
lavman yapıldı, yatağa yatırıldım. Lavman olayını daha önce
apandisit ameliyatımda da yaşamıştım, hiç hoş bir olay değildi ama
katlanılmayacak birşey de değildi, olup bitmişti işte. “suyun
boşalmış, bir an bile kalkmayacaksın.” diyerek NST aletini de
taktılar göbeğime. Artık ciddiye alsam iyi olacaktı yani. Kuzumun
kalbini dinliyordum, gümbür gümbür. Kimbilir O neler yaşıyordu, çok
yorulacaktı, hiç kolay değildi. Bilinse, herkes hatırlasa doğarken
neler hissediliyor, ne tuhaf hatırlamamak.
Bu arada bizim oda yakınlarımla dolmaya başladı. İsmail, ablam,
annem, anne, Deniz, Ahmet, Elif, Nilüfer, teyzem, Özge, Ahmet,
Fatih, Yasemin.. İyi ki büyük oda verilmiş bize, aman herkes ne
mutlu, içerde tam bir şenlik havası ama artık benim keyfim kaçmaya
başlıyor.
Epidural kataterini takmak için içeri alıyorlar beni, Dr.Olcay Erbil
anestezi uzmanı, her detayı anlatarak takıyor katateri. Teşekkür
ediyor yardımcı olduğum için, bense içimden dua ederek ne derlerse
yapmaya çalışıyorum. Ebe hep yanımda, İsmail bey yeşil kıyafetlerini
giydi, hazır. Arada gelip gidiyor yanıma. Tekrar muayene edildim,
hiç açılma yok ama sancılar başladı. Kasılıyor göbeğim, hafif hafif
başlayan kasılmalar ve eşliğinde sancılar gittikçe sıklaşıyor.
Hasibe Ebe anlıyor NST aletinden mi, nereden bilmiyorum ama "oldukça
şiddetli kasılmaların var, senin hiç sesin çıkmıyor" diyor ve açılma
daha iki santim. Bekliyorum geçsin diye sancılar, yatağın
çarşaflarını sıkıyorum, yüz ifadem bile değişmesin istiyorum. Oda
öyle kalabalık ki, gözümün içine bakıyorlar, çok sıkılıyorum çok.
Gidin diyemiyorum, hepsinde endişeli ifadeler. Kendi kendime diyorum
ki kızlar korkacak doğumdan, nolur görmesinler beni böyle, ama
söyleyemiyorum. İstiyorum ki yanımda ne annem ne kocam hiçkimse,
sadece doktorum ve ebe olsun. Hasibe ebe anlıyor halimden, diyor ki
kulağıma, "istersen herkesi kovarım", "lütfen" diyebiliyorum sadece.
Çıkartıyor herkesi. Kasılmalar arasında müthiş bir uyku basıyor,
gözümü açamıyorum. Sonra yine sancı. Kaç kere muayene edildim
hatırlamıyorum. Bir ara İsmail beye "normal doğum isteyerek
delikanlılık mı yaptım acaba, sezeryan mı yapsak?" diye sorduğumu
hatırlıyorum. Gülümsüyor; korkmamamı, epiduralden sonra
rahatlayacağımı söylüyor. Ama açılma 4 santim olmalı bunun için ve
açılma 4 santim oluyor sonunda. Epidurali vermek için İsmail beyle
konuşuyorlar, Olcay bey yine sürekli anlatarak ne olacağını, ne
hissedeceğimi ilacı gönderiyor sırtımdaki kataterden. Kısa süre
sonra koca bir ohh çekiyorum, çünkü kasılmaları sadece hissediyorum
artık, eşliğinde sancı yok. Müthiş rahatladım, bir ara doğum
odasının yanındaki muayene odasında ebeyle dedikodu bile yapıyoruz.
Epidurali bulana dua ediyorum, gülüyorlar. Bu arada bizimkiler
dışarı çıkartıldıktan sonra, biryerlerde kahve içip yine geri
dönüyorlarmış, Hasibe ebe diyor ki "ben kovuyorum, seninkiler
ellerinde kameralarla yine geliyorlar" Gülüyoruz artık. Ne çok
uğraştı bu melek kadın bizimle..
Yatağımdayım, kasılmalar gitgide sıklaşıyor ve şiddetleniyor. İsmail
bey suni sancı denilen ilacı verdiriyor. Korkmamamı, ufak bir doz
uygulanacağını söylüyor. Bekliyoruz yine, sürekli kontrol
altındayım. Hasibe ebe bir an bile yanımdan ayrılmıyor. O arada
doktorlar içerde sezeryan düşünmeye başlamışlar, açılma olmadığı
için. Doğum başlamıyor bir türlü. "Bir de ben muayene edeyim seni,
hiç muayene odasına taşımadan" diyor ebe ve panik halinde İsmail
beye koşuyor, "Tam açılma" diyerek. Neredeyse orada doğuracakmışım
herhalde. Epidural açılmayı hızlandırmış, birden açılma gerçekleşmiş
meğer.
Doğum odasındayız şimdi. Ekip beş-altı kişiydi sanırım. Artık ıkınma
şeklinde hissediyorum sancıları, ellerim ayaklarım bağlı doğum
masasında. Hiç sesim çıkmıyor, konuşmak istesem bile vızıltı gibi
sesler çıkıyor benden. Ne derlerse yapmaya çalışıyorum. Ne kadar
acım olursa olsun hiç öyle bağırıp çağırmayacağım, bir tek ah bile
demeyeceğim, buna çoktan kararlıyım. Gücümü yalnızca doğum için
kullanmalıyım, bağırırken boşuna güç sarfetmemeliyim diye
düşünüyorum. Zaten bağıracak birşey de yok, sadece epiduralden
dolayı ıkınmak kolay değil, hissedemiyorsun çünkü ama sadece
ıkınmayı düşünüyorum, tüm gücümle ve ilkini atlatıyoruz. İkinci de
doğabilir, ıkınma hissinin geldiğini söylememi istiyorlar, geldiği
anda tüm gücümle ıkınmam gerek, ellerimi bile sıkmamaya çalışıyorum,
gücümü boşa kullanmayayım diye ama ikincide de olmuyor. İsmail bey
Olcay beyden rica ediyor ki Olcay bey herhalde 1,90'ın üstünde biri,
ıkınma geldiğinde göbeğime bastırması için. Olcay bey özür diliyor
benden, çünkü onun bu hareketi canımı daha çok acıtıyor. Üçüncü
ıkınmayı bekliyoruz. Kaç dakika geçti, bir ömür gibi bilmiyorum.
Oksijen üflüyor bir hortumun ucundan burnuma doğru. Sürekli nefes
alıp veriyorum, iyi ki çalışmışım hamileyken, çok beğeniyorlar bunu.
Hasibe ebe yine takılıyor, “Ayşe rahatın yerinde, hadi bekliyoruz”
diye. Bebeğin kafası görünüyormuş, İsmail bey diyor ki babaya
benziyor. Gülsem mi, ağlasam mı bilemez bir haldeyim, hadi artık.
Dua ediyorum içimden sürekli.
O anda başka hiçbirşey düşünemiyorsun, kendi varlığın, ne durumda
olduğun, başına ne geleceği, neler hissedeceğin, ağrı, sancı vs,
hiçbirşey, hiçbiri dert değil. Sen bunu yaparken ölebilirsin bile,
bu da sorun değil, yeter ki bebeğine hiçbir şekilde zarar vermeden
onu sağlıkla dünyaya getirebilesin. Vücudundaki tüm hücrelerin bu iş
için çalışıyor, herşey öylesine doğal ki. Öylesine doğaya aitsin ama
aslında büyük bir mucizenin de baş kahramanısın. Allah’ın yalnızca
kadınlara bahşettiği bir mucize. İnsan hayatı boyunca kaç kez mucize
yaşar? Bunu yaşadığım için, hissettiğim için çok şanslıyım, çok
ayrıcalıklıyım veya belki de doğada bunu yaşayan milyonlarca canlı
gibi bir o kadar da sıradanım.
Kafa çıktığı anda ıkınmayı kesmem lazım ama gelmiyor ıkınma hissi
derken “Evet!!!” dedim, “Geliyor!!” Herkes hareketlendi, ıkınıyorum
tüm gücümle, düşündüğüm sadece bu, Olcay bey bastırıyor, bir an
İsmail bey bağırmaya başladı, "tamam Ayşe, tamam kızım, kes ve nefes
al" Duruyorum ve o ses işte, dünyada duyabileceğim en güzel çığlık.
İşte o müthiş görüntü, bacaklarından tutmuş O’nu İsmail bey, bütün
vücudu bembeyaz, kafasi kirmizi. Bir melek var elinde. Saat 00.47,
24 Mayıs 2005 oldu tarih artık. Hasibe ebe göbek bağımızı kesiyor,
"Göbek adı Mehmet olsun, iki dedesinin de adıymış" diyerek ve
kaptığı gibi arkada siliyor O'nu, diyor ki "boyu ne kadar uzun, 54
cm." "Mavi gözlü olacak, oğlun babasına benziyor" diye konuşuyorlar.
Sadece "Sağlıklı değil mi?" diyebiliyorum, "Evet merak etme, herşey
yolunda" diyorlar. Hiç halim yok, çok yorgunum. Yeşil bezlere
sarmalanmış Ömer, geliyor yanıma, sıcacık yanağını yanağıma
dokunduruyorlar. Diyorum ki çok çirkin, çoook.. Hiçbir tepkim
düşündüğüm gibi değil, O'nu gördüğüm an çok ağlayacağımı düşünmüştüm
ama sadece çok çirkin olduğunu düşünüyorum, söylüyorum. Kırmızı
kafalı bu çocuk, bembeyaz vücudu. O gidiyor dışarı ağlayarak, benim
işim daha bitmedi. İsmail bey plasentanın da aynı kasılma hissiyle
çıkacağını ve sonra dikiş atacağını söylüyor. Hemen geliyor ıkınma
hissi, kolayca çıkıyor plasenta. Dikişlerin atılması uzun sürüyor,
yarım saat kadar. Doğum sırasında hiç hissetmedim kesik attıklarını,
ne çok dikiş oldu. “Geçmiş olsun Ayşe” diyorlar sonunda, “Güzel bir
doğum oldu, güle güle büyütün.” Sedyeye alıyorlar beni, çıkıyorum ki
herkes kapıda. Kamerada seyrettiklerimle daha net hatırlıyorum
sonradan, gülerek çıkmışım, annemler ağlıyor, “İyiyim merak etmeyin,
Ömer nerede?” diyorum sürekli. Yatağıma yatırıyorlar beni ve kuzum
geliyor babasının kucağında, babasının gözleri kıpkırmızı. Bir an
bile ayrılmamış doğumhanenin kapısından. Tüm sesleri, konuşmaları
dinlemiş, ağlamış hemen kapının dibinde. Keşke beraber girseydik,
doğumda yanımda olsaydı diye üzülüyorum şimdi, yanımda olsaydı O da
benimle yaşayacaktı oğlumuzun doğum anını, düşündüğümüz, korktuğumuz
gibi bir şey yoktu ki içerde. Kapıda beklemek belki de daha zor
olanı.
Ömer ciyak ciyak ağlıyor hala, giydirmişler özene bezene
hazırladığım cicilerini. Kucağıma aldığım anda susuyor, gözlerini
gözlerime dikiyor. "Meleğim" diyorum gözlerim dolu dolu, "Merhaba,
hoşgeldin.. Çok güzelsin canım benim, çok".. Bakışıyoruz, hasretle.
Beklediğimiz anı yaşıyoruz, ömrüm boyunca hatırlayacağım ve her
hatırladığımda içimin titreyeceği.
Canım oğlum, hayatıma girdiğin için ne kadar mutluyum, dünyada daha
güzel ne olabilir? Herşeye değersin, herşeyden önemlisin. Bakmaya
doyamadığımsın, her aldığın nefes için Allah'ıma ettiğim şükür
dualarımdasın.
Doğuran kadının o anlarda ettiği dualar kabul olurmuş. Çok dua ettim
Allah isteyen, layık olan herkese bu duyguyu yaşatsın sağlıkla diye.
İnşallah kabul olur...
AYŞE GÜLER
Bursalı Anneler sitesinde
doğum hikayenizin yayınlanmasını istiyorsanız, bir
adet fotoğrafla birlikte, doğum hikayenizi
info@bursalianneler.com
adresine yollayabilirsiniz.
|