|

BASİTÇE SEVMEK…
Kadının
topuğunda açık bir yara var. Acı içinde ayağını ovuşturuyor. Bir
yandan da sıradan ve küçük olaylarla dolu gününü anlatıyor kocasına.
Kocası elindeki şarap kadehini yere bırakıp, karısının ayağını
alıyor eline şefkatle. Ve yarayı öpmeye başlıyor... Kadın adama
bakıyor sadece… Bakıyor ve ağlıyor.
“Neden ağlıyorsun?” diye soruyor adam.
“Ben de seni seviyorum” diyor sesi çatallanarak… Adam kadına
sarılıyor.
O sırada liman yakınındaki evlerinin penceresinden bir geminin
soldan sağa geçtiğini görüyor kadın.
Adama dönüp, “bir gemi ne zaman soldan sağa geçerse hep bu anı ve
seni ne çok sevdiğimi düşüneceğim” diyor. “Ve seni hep ne çok
seveceğimi...” Her ikisi de adamın çok vakti olmadığını biliyor.
Kadın sadece zaman uzasın istiyor.
Hayatın içindeki küçük sıradan olaylarla dolsun günleri. Sıradan
yaşasınlar herkes gibi. Alışveriş etsinler, yeni yerler görsünler,
kavga etsinler, yemek pişirip yesinler, şarap içsinler, kahvaltıda
küsüp, kapıdan çıkarken barışsınlar istiyor.
Ama adamın çok vakti yok. İkisi de biliyor. Kadın sadece zaman
uzasın istiyor.Ama olmuyor işte…Adam bir öğle yemeğinde
ölüyor.Güzel, güneşli bir günde, hayat şırıl şırıl akarken
sokaklarda, kadın adam için süslenmişken, saçlarına sarı bir gül
takmışken (ki sarı gül ayrılıktır doğru ya) ona nasıl iyileşeceğini
anlatırken soluyor adamın yüzü…Adam iyileşmek istemiyor… Adam ölmeye
yatkın… Kadın kafasını yere eğiyor… Anlıyor çünkü…Adam
ölüyor…Kalabalık bir restoran da, güpe gündüz, her şeyin, ama her
şeyin tam ortasında ölmekte adam.
Kadın, başı yerde ağlıyor… Ağlıyor. Ağlıyor. Ağlıyor.
Sonra garson bir peçete uzatıyor kadına. “İyi misiniz” diye soruyor.
Kadın kafasını kaldırmadan “bana bir beyaz şarap verin” diyor.
Garson hiç sesini çıkarmadan bırakıyor kadehi masaya. Restorandaki
kahkaha sesleri, konuşmalar çocuk ağlamaları, tabak bıçak sesleri
içinde burnunu çeke çeke ağlıyor kadın. Sonra çantasını açıyor.
Telefonunu çıkarıp kız kardeşini arıyor. “Beni gelip al” diyor.
Ağlamaya devam ediyor hıçkıra hıçkıra.
Kız kardeşi soluk soluğa giriyor restorandan içeri. “Sakin ol,
ağlama” diyor.
Kadın ilk defa o zaman kaldırıyor başını. Kardeşi adamın az önce
öldüğü sandalyede oturuyor.
“Öldü” diyor yüzü darmadağın ve yüzü kapkara...
“Tamam” diyor kız kardeşi, “şimdi gidiyoruz evimize, her şey
geçecek”
“Ama yaralarımdan severdi beni. Öldü” diyor kadın yanaklarındaki
yaşları silerek...
Kız kardeşi elini tutuyor kadının.
“Lütfen” diyor. “Lütfen kabul et artık, lütfen bunu yapma bana,
yapma bize. Öyle biri yok ki...”
***
(İclal
Aydın’ın son kitabı… ‘Evlerin Işıkları Bir Bir Yanarken’ de ki, ‘Bir
Gemi’ den…)
Oldum olası
çok sevmişimdir, İclal Aydın’ı… Her yazısında mutlaka bir şeyler
yakalar beni, nasıl güzel anlatmış, ne kadar içten ne kadar sahici
diye düşünürüm yazdıkları için…
Bazen de ne
kadar basit…
Aslında zor
olan basit olmaktır… Basit yaşamak, basit düşünmek… Basit sevmekJ
Sevgililer
gününe 2-3 gün kala elimde kitabı, kuaför salonundayım.(Evet, ben o
boş sayılan vakti kitap okuyarak değerlendiriyorum)Yabancıların
bulunduğu bir ortamda olmasam, eni konu beni ağlatabilecek bu acıklı
hikayeyle nemlenirken gözlerim, üzerine bir başkasını ama bu sefer
gerçeğini dinledim salondaki bir bayandan…
Belki
yukarıdaki kadar ayrıntısı yoktu onların, belki adam hiç öpmemişti
sevdiğinin yarasını, belki de fırsatı olmamıştı kim bilir? 28
yaşındaydı ve henüz 1,5 aylık evliydi… Bir sabah uyandı yeni güne…
Günaydın dedi belki, sonra da sarıldı eşine… Sonra iş güç, dünya
telaşı, çıktı evden hızla indi merdivenleri… Ve son basamakta
kesiliverdi nefesi… Sebep kalp krizi… Ah nereden bilsin di
koşturarak gittiği kendi eceli?
Olayı bize
anlatan bayan, ölen adamın eşinin ağlayamadığını sadece inlemeye
benzer bir sesle bir köşede hareketsiz oturduğunu söyledi… Nedense
en çokta bu koydu bana…
Her zaman
dediğim gibi, giden bir kere, geride kalan bin kere ölüyor ve giden
değil kalan ölüyordu aslında…
Önce, hemen
telefonuma uzandı ellerim aradım bende sevdiğimi…
Duydum sesini
nefesini, rahatladım…
Sonra, yazdım
kendi basit bir an hikayemi, hikayemizi…
Hemen her
gün, hepimizin yaptığı gibi, evden çıkarken sarılıyor eşine adam…
‘Seni
seviyorum’ diyor içtenlikle ve bir de öpücük konduruyor yanağına
hafiften eşinin…
Belli
belirsiz karşılık görüyor öpücüğü… Mahcup birde bakış atıyor kadın
da eşine…
Karşı
komşuların kapı deliğinden gözetlemesinden çekiniyor belki?
Çünkü giden
adam oluyor ve yüzü sevdiğine dönük…
Allaha
emanet ol diyor kadın… Sen de! diyor adam…
Gün uzun,
gün sürprizlere dolu çünkü…
Bakıyor
arkasından, penceren el sallıyor mutlaka her gün kadın…
Bu bir
rituel oluyor ikisi içinde, güne huzur veriyor…
Kızgınsa
ama veya bir kalp kırıklığı varsa bazen çıkmıyor cama kadın…
Sadece
perdenin arkasında duruyor, göstermiyor kendisini…
Camda el
sallayan eşi göremeyince yüze inen sis perdesini de seviyor çünkü
kadın…
Kendince
ceza veriyor sevdiğine…
Mahrum
bırakıyor vedasından, hayır duasından, daha ne olsun işte?
Aslında,
içinden ediyor duasını, perdenin arkasından veriyor öpücüğünü yine
de…
Gün uzun,
gün sürprizlerle dolu çünkü…
Bazen
umulmadık anda, bir buket çiçekle geliyor adam…
Bazen, hiç
habersiz yazılar yazıyor, aşk klasörüne eklemeler yapıyorJ
Bazen
huysuz, bazen çekilmez…
Ama
nihayetinde, okşanan saçlarının huzuruyla kedi gibi oluyor…
Bazen küçük
sürprizler yapıyor kadın… Yazıyor, çiziyor ilan-ı aşk ediyor…
Çokça mutlu
oluyor… Mutlu ediyor…
Bazen
üzgün, kırgın… Bazen yorgun argın…
Yaraları
oluyor herkes gibi… Kimisi içinde kimisi dışında…
Ve ne mutlu
ki, öpüyor sarıyor sarmalıyor yaralarını adam…
Çünkü
seviyor sadece, çok seviyor ve seviliyor…
Basitçe…
Gün kısa,
yaşam kısa ve sürprizleri kendi yaratır insan çünkü…
İyi haftalar
dilerim…
Banu Durgunlu
22.02.2009
banu@bursalianneler.com

|