Büyük başarılar, kıymetli anaların yetiştirdikleri seçkin evlatlar sayesinde olmuştur. 

 

 

 

 

     

MEMLEKETİMDEN İNSAN MANZARALARI…

 

Bursa da bir hastane yangını… Öte dünyaya göçen sekiz can…

Ve yetkili kişiden bir açıklama… ‘Zaten öleceklerdi?’

Ve o yetkiliye…

Kısaca; Yuh!

Uzunca;

Yoğun bakım odasının kapısında beklemenin nasıl bir şey olduğunu…

O kapının ardındaki yakınından haber almak veya onu birkaç saniyeliğine görmek için ne şekillere girildiğini…

İnsanın ne olursa olsun, o odada yatan yakını ne konumda, ne kadar ağır hasta olursa olsun ümidinin tükenmediğini…

Ve bazı acıları yaşamadan anlamanın mümkün olmadığını…

Hadi onu anlamadın, bari anlarmış gibi yapıp hayatını kaybeden hastaların ve hasta yakınlarının acısına hürmet etmek gerektiğini…

Veya hiçbir şey demeden susmanın bazen konuşmaktan çok daha anlamlı olduğunu…

Anlardınız…

Ve en azından konuştukça batmazdınız…

Nasıl bir mantıktır? Nasıl bir insafsızlıktır?

Daha doğrusu koskoca devletin bakanına yakışacak ne saçma bir açıklamadır?

O hastalar için ‘beyin ölümleri gerçekleşmişti, zaten öleceklerdi’ demek?

Bir an için o hastaların veya hasta yakınlarının ne hissettiğini anlamaya çalışmak?

Ya da orada yatanın kendisi veya bir yakını olduğunu düşünmek?

Empati mi? O da ne?

Aslında daha da kötüsü olabilir, şarkıda söyleyebilirdiniz belki de olaya uygun…

‘Sorma! Ne haldeyim… Sorma! Kederdeyim… Sorma! YANGINlardayım başım duman…’

 

***

 

Bir adam ve bir kadın… Bir çocuk ve bir anne?

Ne haftalardır süre gelen arama çalışmalarından haberim vardı, nede kayıp olan oğlu için Televizyon kanallarında boy gösteren o anne? Den…

Ta ki, o minik çocuğunun katilinin ‘o’ olduğunu öğrenene kadar…

Öylece kaldım ekranın karşısında… İnanamadım!

Bu tarz programları çok izlemiyorum, çünkü televizyonlar, üzüntümüz üstüne efkar katıyor.

6 yaşına kadar tek bir fotoğrafı bile olmayan bir küçük adam, bir küçük can…

Sokalar da, sersefil tek başına, ilgisiz, sevgisiz ve dayakla büyüyen bir çocuk…

Çekmiş gitmiş bu dünyadan… Hem de ona can veren almış canını…

İçim acıdı… Boğazıma bir yumruk oturdu…

Bir evlat sahibi olmak için yıllarca uğraşanları düşündüm…

Birde bakamayacağı halde doğurup, doğurup sokağa bırakanları…

Yavrum anlayabildi mi acaba olanları?

Ya da son bir kez ‘Anne’ dedi mi ki? O yaratığa!

Ve ölüm onun için bir kurtuluş mu oldu acaba?

Nerdeydi problem? Kimdeydi suç? Kader denir miydi ki buna?

Çaresizlik? İlgisizlik? Eğitimsizlik? Toplumsal dejenerasyon? Vicdansızlık?

Belki işin kolayına kaçılır yine ve birçok olayda olduğu gibi söyler geçeriz ne olacak ki? ‘Eğitim şart!’

Peki; dağda bayır da, köyde çayırda vs. yerde doğmuş büyümüş ve hiçbir eğitim almasa da anne olup yavrusunu sevgiyle büyütmüş nice kadın ne olacak?

Annelik sonradan edinilen bir duygu değil ki kadın için…

Biyolojik anlamda hiç anne olamasa da, içindeki evlat sevgisini başkaca çocuklarda dindiren ve onları gerçek anneleri gibi büyüten birçok anne varken hele…

Bilemedim? Çözemedim?  ‘Allah insanı şaşırtmasın’ dan başka da bir şey diyemedim…

 

Çifte Kavrulmuşun Notu: 30 Mayıs- 5 Haziran arası 8.Uluslararası Lösemili Çocuklar haftası… LÖSEV’ e destek olalım…

 

 

İyi haftalar dilerim…

 

Banu Durgunlu

31.05.2009