Büyük başarılar, kıymetli anaların yetiştirdikleri seçkin evlatlar sayesinde olmuştur. 

 

 

 

 

 

 

 

   

İvan İlyiç’in Ölümü

 

Ramazan telaşesi malum… Zaman kısa ve pek kıymetli… Yarısından çoğunu gönderdik bile mübareğin…

 

Huzurla ve hızla geçen Ramazan’ımda geçen hafta bir köşeye çekilip köşeme yazma fırsatını bulamamıştım:) Baktım ki bu hafta da zaman dar konsantrasyon eksik, ne yapsam ne etsem derken, sizinle dün gece okuduğum bir Tolstoy şaheserinin, altını çizip aklıma yazdığım satırlarından bazılarını paylaşmaya karar verdim…

 

Buyursunlar :)

 

Sanki ölüm sadece İvan İlyiç’in başına gelen bir talihsizlikmiş gibi, onun nasıl öldüğüyle ilgili ayrıntıları sormaya başladı.

 

Karısı (Praskovya) İvan İlyiç’in çektiği acıları uzun uzun anlattıktan sonra Piotr bu acıların sadece Praskovya’nın sinirleri üstündeki etkilerini öğrenebilmişti.

 

Henüz evleneli bir yıl bile olmamıştı ki İvan İlyiç, evliliğin insana küçük mutluluklar getiren zor bir iş olduğunu anladı.

 

Aslında her şey pek zengin olmayan insanların zenginleri taklit etmesinden ibaretti…

 

İvan İlyiç'i en çok üzen, herkesin yalan söylemesiydi. Sanki ölmek üzere değilmiş de yalnızca hastaymış, sabreder, tedavi görürse her şey düzelecekmiş gibi bir tavır takınıyorlardı. Oysa ne denli uğraşırlarsa uğraşsınlar durumun düzelmeyeceğini, üstelik ağrılarının artıp öleceğini adı gibi biliyordu. İşte herkes gibi onun da bildiği bu gerçeği örtbas ederek gözüne baka baka yalan söylemeleri, ayrıca bu yalana katılması için onu da zorlamaları onu kahrediyordu.

Ölmek üzereyken çevresini saran bu yalanlar ne kadar aşağılıktı!

Ölüm gibi korkunç, görkemli bir olayı günlük ziyaretler, ev eşyaları, yemek için alınan mersinbalığı türünden olağan şeylere indirgemeleri İvan İlyiç'e büyük bir azap veriyordu.

İşin tuhafı, onlar böyle gözüne baka baka yalan söylerken kim bilir kaç kez, "Bırakın artık şu yalanları! Ölmek üzere olduğumu siz de biliyorsunuz, ben de. Hiç olmazsa yalan söylemeyin!" diye bağıracak olmuş, ama hiçbir zaman kendinde bu gücü bulamamıştı.

Korkunç, feci bir şey olan ölüme çevresindekiler herhangi tatsız bir şey, hatta yakışıksız bir davranış gözüyle bakıyorlardı. Kalabalık bir salona girerken pis kokular saçan bir adammış gibi tavır takınıyorlardı ona karşı. Bütün bunları yaptıran da, İvan İlyiç’in hayatı boyunca sıkı sıkıya uyduğu nezaket kurallarıydı.

Ona kimse acımıyordu, çünkü durumunu anlamak isteyen tek bir Allah’ın kulu yoktu. Yalnızca Gerasim her şeyi anlıyor, ona acıyordu. Bu yüzden İvan İlyiç yalnız Gerasim'le baş başa kaldığı zamanlar kendisini iyi hissediyordu. Bazen de birden bire senli benli konuşmaya başlıyordu: "Keşke hiç hasta olmasaydın. Yoksa sana hizmet etmekten kaçınır mıyım?" Yalan söylemeyen tek kişi Gerasim'di; işin aslını yalnız onun anladığı, gizlemeye gerek görmeden, eriyip giden efendisine açıkça acıdığı ortadaydı. Hatta bir keresinde, İvan İlyiç onu yatmaya gönderdiği sırada, "Hepimiz ölüp gideceğiz. Ne diye yardım etmekten yüksünelim!" deyivermişti. Gerasim bu sözlerle, ölmekte olan birine yardımdan kaçınmadığını, bir gün o da ölürken birinin ona yardım edeceğini söylemek istiyordu.

 

İvan İlyiç'i üzen şey kimsenin ona, onun istediği gibi acımamasıydı. Çektiği uzun ıstırap dönemlerinden sonra öyle anlar oluyordu ki —bunu kendi kendine bile açıklamaktan utanıyordu- biri ona acısın, hem de hasta bir çocuğa acır gibi acısın istiyordu... Çocuklar gibi sevilip avutulmayı, okşanmayı, birilerinin başında oturup ona ağlamasını istiyordu. Yaşını başını almış, önemli bir yargıca böyle şeylerin yapılamayacağını bile bile istiyordu bunu...




Gerasim'le yakınlığı ona az da olsa bu merhameti sağladığı için onun yanında avunabiliyordu. Evet, İvan İlyiç ağlamak, okşanmak ve başında ağlayanları görmek istiyordu. Ama onu yoklamaya gelen arkadaşı, mahkeme üyesi Şabak'a ağlayıp içini dökeceği yerde somurtuyor; sert, haşin bir tavır takınarak, sözü yargıtaya gönderilen bir karara getirip görüşünü şiddetle savunmaya başlıyordu. İvan İlyiç'in son günlerini en çok içindeki ve çevresindeki bu yalan zehirliyordu.

 

İvan İlyiç’in Ölümü

Lev Nikolayeviç TOLSTOY

 

 

Şüphesiz ölüm ekseninde yazılmış en etkileyici edebi eserlerden biri… Kitapta altını çizdiğim satır, kenarını kıvırdığım sayfa çoktu fakat en fazla düşündüğüm, ağır bir hastanın, çevresindekilerin sürekli ona iyi olduğunu, iyileşeceğini söylemesinden duyduğu rahatsızlık, aslında duymak istediğinin merhamet dolu hatta acıyan kelimeler olduğu kısmıydı…

Gerçekten öyle midir merak ettim…

Yaşlı insanlar geldi aklıma “iyi görünüyorsun” dendiği zaman ağrılarını sızılarını sıralayıvermeleri bundan mıdır acaba? Moral verelim derken önemsenmediklerini mi hissettirmekteyiz onlara yoksa? Bilemedim, karar veremedim…

 

 

Hayırlı, huzurlu Ramazanlar…

 

Betül Yılmaz Eminsoy

05.09.2009