Büyük başarılar, kıymetli anaların yetiştirdikleri seçkin evlatlar sayesinde olmuştur. 

 

 

 

 

     

 

‘RAHİM AĞZI KANSERİ’

 

Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği (TÜKD) Bursa Şubesi olarak her ay düzenlediğimiz ‘Dostluk Toplantılarımız’ ın 2009 yılında ki ilk toplantısını 10 Ocak Cumartesi günü, Gönlü Ferah Otelde düzenledik.

Konuşmacı olarak katılan Uludağ Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sayın Şakir Küçükkömürcü, üyesi olduğu Nilüfer Rotary Klubü ile yaptıkları 3 –H Projesi [Health (sağlık), Hunger (açlık) ve Humanity (insanlık)] kapsamında konuk oldu toplantımıza.

‘Kadınlarda Rahim Ağzı Kanseri’ başlıklı konuşmasına bu hastalığa yakalanmış kadınların video gösterimleri ile başladı Şakir Bey. Boğazımızı düğüm düğüm eden görüntülerde; rahim kanserine yakalanmış annelerin ‘ya iyileşemezsem, çocuklarımın yanında olamazsam’ endişeleri… Hastalığı ilerlemiş bir annenin hem tedavisine devam etmeye çalışması hem de çocuklarına bakabilmek için part – time da olsa çalışması gerektiği, onlar için hiçbir şey yapmaktan çekinmeyeceği… Henüz 49 yaşında olan fakat artık tedavi şansı kalmayan rahim kanseri bir kadının ‘öleceğim artık, çok az zamanım var. Tüm sevdiklerimle vedalaştım. Ama güzel olan ne biliyor musunuz; birkaç gün önce anneanne oldum’ derken gözyaşları tutamayıp ağlamasını seyretmek… Offff inanın bunları yazmak bile çok zor benim için… İnsanın ölümcül bir hastalığı olmasını, yakında öleceğini bilmesi… Hele ki bir annenin çocuklarını bir daha göremeyeceğini, dokunup sarılamayacağını, ihtiyaç duyduklarında destek olamayacağını bilmesi 

Şakir Bey ‘2000’li yıllarda en sık görülen kanserlerin başında Meme Kanseri ve sonra da Serviks (Rahim Ağzı) kanseri geliyor. Her 2 dakikada 1 kadın rahim ağzı kanserine yakalanıyor’ diye konuşmasına başladığında, salonda değil çıt çıkarmak neredeyse nefes bile almıyorduk.

Rahim ağzı kanseri en sık Afrika ve Güney Amerika’da görülüyormuş. Türkiye hastalığın seyrek görüldüğü ülkeler arasındaymış. Her yıl 500.000 kadına yeni tanı konuluyormuş ve maalesef bu kişilerin yarısı kaybedilmekteymiş. Hastalığa yakalananların %80’i gelişmekte olan ülkelerdeki kadınlarmış.

Rahim ağzı kanserinin gelişmişlikle ilgili bir sorun olmasının başında; az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerdeki tarama programlarının oluşmamış olması geliyormuş. Yani bu ülkelerde gerekli taramalar ve testler olması gerektiği kadar ve olması gerektiği gibi yapılamıyormuş. Diğer bir sebep de vatandaşların maddi sorunları yani doktora gidememeleri, maddi olanaksızlıklar sebebiyle kontrollerini ya da testlerini yaptıramamalarıymış.

2050 yılında, her yıl yeni tanı konulan hasta sayısının 1 milyonu geçeceği tahmin ediliyormuş.

Sağlık Bakanlığı’nın 2003 yılında yaptığı bir araştırmaya göre rahim ağzı kanserinin Türkiye’de görülme sıklığı 4.8/100.000 imiş.

Yine, Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Başkanlığının 2002’de yaptığı araştırmaya göre Rahim Ağzı Kanseri, Türkiye’de görülen kadın kanserlerinin arasında 9 uncu sırada yer alıyormuş.    

Ülkemizde rahim ağzı kanserine yakalanma sıklığı 1995 yılında 0,7 iken 2006’da 3,96’ya kadar çıkmış.

‘Bu hastalıktan her 2 dakikada 1 kadının ölmesi nedeniyle amacımız görülme sıklığını azaltmak, hedefimizse ölüm oranını azaltmak olmalı’ diyen Şakir Bey, korunma konusunu da şöyle açıkladı;

 

1)       Sosyal korunma; yani tek eşlilik ve güvenli cinsel yaşam,

2)       Tıbbi korunma; yani Smear testi ve HPV testi.

 

Smear testi, ilk cinsel ilişkiye girilmesinden itibaren tekrarlanması gereken bir testmiş. Rahim ağzı kanseri, smear testi ile saptanıp tedavi edilebildiği için ABD’de, 1980 – 2000 yılları arasında smear testi sayesinde serviks kanseri %75 oranında azalmış. ABD’ de bu konuda yılda 6 milyar dolar harcanıyormuş. 1970 yılından beri smear testinin yapıldığı Hollanda, Avrupa’da serviks kanserinin en az görüldüğü ülkeymiş. Testler sebebiyle serviks kanseri ‘önlenebilir kanserler arasındaymış’.

HPV (Human Papilloma Virus) yani Anogenital siğil virüsü, HIV’den sonra, cinsel temas ile en sık bulaşan hastalıkmış. HPV, 100'den fazla değişik türü bulunan ve bazı türleri cinsel yolla bulaşarak hem kadın hem de erkeklerde genital siğiller başta olmak üzere rahim ağzı, penis, anüs, boğaz gibi bazı vücut bölgelerinde kansere neden olan bir virüsmüş. En sık neden olduğu kanser de serviks kanseriymiş. Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) araştırmasına göre her 10 kadından birinde HPV varmış. 50 yaşına kadar HPV’ ye yakalanma şansı %80’miş.

HPV aşılarını, 2008’de Nobel Tıp Ödülüne layık görülen Prof. Harald Zur Hauzen bulmuş.

2 tip aşı varmış; 1) Quadrivalan (dörtlü test); 6, 11, 16 ve 18 tipindeki HPV’ ler için,

2) Bivalan (ikili test); 16 ve 18 tipindeki HPV’ ler için.

 

HPV aşısı koruyucu bir aşı olup tedavi edici özelliği yokmuş. Yani aşı daha önceden Tip 6, 11, 16 ve 18 HPV ile karşılaşmış kişilerde hastalığı tedavi edici özelliğe sahip değilmiş. Bu virüslerle karşılaşmadan önce yapıldığında ise koruyuculuğu %100'e yaklaşmaktaymış. Aşının uzun süre kalıcı olabilmesi için 3 dozda uygulanması gerekirmiş. İlk aşı tarihinden 2 ay sonra ikinci doz ve bundan 4 ay sonra da üçüncü doz yapılmalıymış.

107 ülkede onaylanan HPV aşısının 13- 26 yaş arasındaki tüm kadınlara yapılması önerilmekteymiş. 46 ülkede devlet tarafından karşılanan aşı örneğin İngiltere’de ve Amerika’nın Texas eyaletinde,  Eylül 2008’den beri 12- 13 yaşlarındaki kızların hepsine zorunlu olarak yapılıyormuş.

Şakir Bey’in sunumu bitip sıra soru – cevap kısmına geldiğinde TÜKD üyelerimiz çok güzel sorular sordular kendisine;

S: Aşı sadece 13- 26 yaş arası mı yapılıyor? Daha büyük yaştakilerin yaptırma şansı yok mu?

C: Şu an için yaş sınırı 26 ama 49 yaşına çıkartılması için yapılan çalışmalar devam ediyor.

S: HPV’ ye yakalandığımızı nasıl anlayacağız, herhangi bir belirtisi var mı?

C: Maalesef yok. Rahim ağzı kanserine neden olan HPV enfeksiyonları belirti vermez, bir şikayete neden olmazlar ve sadece rutin tarama testlerinde saptanırlar.

S: Eğer bir kadında HPV varsa aşı yapılması herhangi bir yan etki yapar mı?

C: Hayır, aşının hiçbir yan etkisi yok ama daha önce de söylediğim gibi aşının tedavi edici hiçbir özelliğinin olmadığı unutulmamalı.

S: Aşının koruyuculuğu ne kadar sürüyor?

C: Bu konuda kesin bir bilgi yok fakat yapılan çalışmalar koruyuculuğun 5 yıl boyunca tam olduğunu gösteriyor.

Prof. Dr. Sayın Şakir Küçükkömürcü’ye, bu bilgilendirici, akıcı ve tüm üyelerimizin ilgi ile dinlediği sunumu için bir kez de buradan teşekkür ediyorum.

 

gulcindogan@bursalianneler.com